İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Buğra Gülsoy – Birinci Kıyamet Güneşin Battığı Yer | Kitap İncelemesi

Son güncelleme tarihi 27 Temmuz 2021

KİTAP ADI: Birinci Kıyamet Güneşin Battığı Yer
SAYFA SAYISI: 216 Sayfa
YAYINEVİ: 2019 İnkılap Kitabevi
YAZAR: Buğra Gülsoy

“Seni mutlu edecekse insan her koşula ayak uydurur, acısına da katlanır.”

Bir solukta merakla okuduğum ve okurken birçok konuda da bilgi sahibi olduğum bir kitaptı Birinci Kıyamet Güneşin Battığı Yer.

Bu aralar kitap okumakta biraz zorlandığım için bir şekilde bu açığımı kapatacağını düşündüğüm ve kısa sürede okuduğum bir eser. Yazmak ve okumak arasında donup kaldığım bir zamanda okuma aşamasını geçtim, yazma aşamasını da şuan düzenlemeye çalışıyorum. Neden bilmiyorum, ama bir aydır kendimi donuk hissediyorum. Geçtiğimiz aylarda biraz aktif olduğum için bir süre kadar dinlenme süresi oldu sanırım. Bu andan sonra daha aktif olmaya çalışacağım.

 ‘’Önce dünyaya atıldım, sonra da dünyadan.’’

Gerçek bir hayat hikayesinden esinlenilerek kurgulanan, Buğra Gülsoy’un kaleminden, serisinin ilk kitabı, Birinci Kıyamet Güneşin Battığı Yer, Sabri Mahir’in ruhundaki çatışmaları ve yaşadığı zorlukları gözler önüne seriyor.

Birinci Kıyamet Güneşin Battı Yer, 1900’lü yıllardan başlıyor. O yıllarda, Mekteb-i Sultani, yani şimdiki adıyla Galatasay Lisesi’nde okuyan ve hem ilk Türk futbol takımında oynayan hem de sonradan ilk Türk Boksörü olacak olan Sabri Mahir… Dersaadet’te, o dönemin diğer bir adıyla Konstantiniyyesi, şuanki İstanbul’u, okuyan 25 yaşındaki Sabri’nin hayatı sıradan bir lise öğrencisinin hayatından farksız gibi görünüyordur. Dersleri iyidir, sporla ilgileniyordur ve hayatını adayacağı bir kıza, Pera’ya âşıktır. Pera da onu sevmektedir ve bu karşılıklı sevginin Sabri’nin hayatında birçok şeyi değiştirebileceğini görecek olsak da tek bir şeyi değiştiremeyecektir. O da Sabri’nin geçmişinde yaşadığı travmalar sonucunda ruhundaki öfkesini, yani Canavar’ını…

Buğra Gülsoy’un kalemi o dönemin havasını öyle güzel yansıtmış ki satırların arasında dönemin havasını sonuna kadar hissedebiliyorsunuz. Aynı zamanda Mekteb-i Sultani’de müdür olarak Tevfik Fikret yer almakta ve Sabri ve arkadaşlarının arkasında duruşuyla son derece güçlü bir karaktere sahip. Sabri ve etrafında olan insanlar onun içindeki sırrını biliyor. Sabri’nin kendisini dizginleme çabasında destek oluyorlar, ama ne yazık ki yaşadıkları, Sabri’nin öfkesini kontrol etmesine yardımcı olamayacaktır. İlk olarak, Sabri, Celil ve Pera yakalanan ve sonrasında Fransa’ya parfüm yapılması için gönderilecek olan tüm köpeklerin kaçmasına ön ayak olurlar. Bu andan sonra kurtulan bir minik yavru köpek Karabaş ile arkadaşlığı Sabri’nin Dersaadet’teki son günlerinin bileti olacaktır.

Yakalanan köpeklerin bir şekilde serbest bırakılmasından sonra dönemin zaptiyeleri, yani polisleri Sabri ve arkadaşlarını suçlamak için gecikmezler. Sabri, kendisine emir veren ve kötü davranan insanlara karşı öfkesini kontrol etmekte zorlanır. Zaman içerisinde bir şekilde dizginlemeye alışmıştır. Fakat bir zaptiyenin minik Karabaş’a tekme atması ve sonrasında Karabaş’ın, Sabri’nin kollarında hayata veda etmesi Sabri için bardağı taşıran son damla olacaktır.

O andan sonra öfkesine hakim olamayarak o zaptiyenin, Karabaş’ın canına karşılık canını alması Sabri Mahir’in Dersaadet’teki son anı olacak. Bir kaçak olarak Avrupa yolculuğu başlayacaktır. Dersaadet’teki ilk boks hocası Mösyö Ravel’in tavsiyesiyle Paris’e gider ve o dönemin en büyük sel felaketi 1910’da Paris’te yaşanmıştır. Sabri Mahir Paris’e gittiğinde orayı sular içerisinde bulur. Tabiri caizse Paris batmıştır. Sabri Mahir’in, artık bir kaçak olarak, gurbet ellerde, sevdiğini geride bırakarak hayatta kalma mücadelesi başlamıştır.

Bu mücadele onu tahmin etmeyeceği yollara sürükleyecektir. İlk olarak aç kalacak, bir dilenci gibi evsiz barksız kalacak ve kaçak olmanın verdiği huzursuzlukla kendisine ait bir çatı bulmakta epey bir zorlanacaktır. Sonrasında girdiği bir boks salonunda, boks sayesinde kaybettiği hayatını geri kazanacaktır, ama bu da onun için oldukça zor olacaktır.

Boks sayesinde kısa süre de olsa evim diyebileceği bir yer, sadık dostlar edinecek, içindeki canavar sayesinde boksu artık profesyonel bir spor haline getirecektir. Avrupa’da ismi ilk Türk Boksör olarak anılırken sevdiği kadına kavuşma umuduyla ilerleyecektir. Fakat Paris’e gelmesi bir o kadar meşakkatli olmakla birlikte ne yazık ki hayat onu tahmin etmediği yerlere sürükleyecek, bambaşka bir insan haline gelecektir. Dersaadet’teki aşkı Pera ise sadece bir umut olarak kalacak, bir süre de yeşermeyi bırakıp kurumaya yüz tutacaktır.

Pera’ya kavuşma umudunun kurumasıyla, çok geçmeden İspanya’da, kralın önünde en güçlü İspanya şampiyonunun hayatına mahal olacak o hamleyi yaptığında İspanya’nın ve kendi kaderinin de yolunu çizecektir.

Buğra Gülsoy’un kitabı Birinci Kıyamet Güneş’in Battığı Yer sayesinde çoğumuzun duymadığı ilk Türk boksör ve İspanya’da boksun yasaklanmasına sebep olan Sabri Mahir’in hayatını okumak aşırı keyif verdi. Birinci kitabı etkileyici ve oldukça akıcıydı. Oyunculuğunun yanı sıra yazarlığının da sonuna kadar hakkını verdiğini düşünüyorum Buğra Gülsoy’un.

Yazımı sonlandırmadan önce bir detaydan bahsetmek istiyorum. Cümlelerin devrik olmasından kaynaklı yaşadığım rahatsızlık. Devrik cümle kurmayı bende seviyorum, ama nedense bazı yerlerde fazla geldi ve bazen ne demek istediğini anlamadım. Bu da benim düşüncem tabii, ama genel olarak yukarıda da belirttiğim gibi harika bir kurgusu vardı. Yazımda kitapta bulunan çoğu detaydan bahsetmedim, ama maçların detaylandırıldığı anlar da oldukça güzeldi. Okurken fazlasıyla keyif aldım. İkinci kitabını da mevcut, hız kesmeden onu da okuyacağım.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mission News Theme by Compete Themes.