İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Alacakaranlık – Stephenie Meyer | Kitap İncelemesi

Son güncelleme tarihi 23 Şubat 2022

alacakaranlık

Alacakaranlık dendiğinde bir çoğumuzun aklına aynı kurgu gelmiyor mu? Yazıldığı andan (2008) bu zamana kadar çoğumuzun beğendiği, çoğumuzun da oldukça klişe bulduğu Bella ve Edward’ın tutkulu aşkını yıllar sonra yeniden okumak çocukluk yıllarımda hissettiğim bazı duyguların gün yüzüne çıkmasına sebep oldu. 90 jenerasyonundan olup da Alacakaranlık serisini bilmeyen yoktur diye düşünüyorum. Kitap kapaklarını gördüğümde dahi ruhuma nedensiz yere tatlı bir huzur doluyor ve seriye yeniden başlamama sebep oluyordu. 15 yaşımdayken, yani yaklaşık olarak on üç sene önce okulda bir arkadaşımdan ödünç alarak okumuştum seriyi.

İtiraf etmem gerekirse şu ana kadar serinin kitapları ben de yoktu. Neden bilmiyorum, ama bu seriye dair tam olarak seviyorum veya sevmiyorum diyemiyorum. Sanırım bir zamanlar seri hakkında, filme uyarlandıktan sonra oyuncuların dahi sevmemelerinden kaynaklanıyor. Filmin çıktığı zamanlarda, bir röportajında Robert Pattinson (Edward)’ın, güneşte parlayan vampir düşüncesinden gerçekten de hoşlanmadığını söylediğini hatırlıyorum. Çoğu insan da, filmlerden sonra seriye dair daha çok antipati oluştu ve kitaplarına el sürmez oldular. Sanırım ben de bir dönem, kitaplarını o an okuduğum halde bu algıya kapıldım ve bunun hakkında pek konuşmak istemedim. Fark ediyorum ki kitapları her zaman olduğu gibi daha güzel ve Edward karakterini filmdekinden daha güzel yansıtmış. Ki seriyi yeniden okumayı bitirdiğimde filmlerini yeniden izlemeyi dahi düşünüyorum. Üstelik, bu sefer Geceyarısı Güneşi adında bir kitap daha var ki o da tamamen Edward’ın bakış açısıyla yazılmış. Merak etmemek elde değil.

Örneğin, Edward karakterini filmlerde pek fazla konuşmayan, sessiz, ama cool bir karakter olarak izliyoruz, ama kitapta kesinlikle öyle değil. Son derece nazik, düşünceli, sevecen, konuşkan, Bella’nın kafasından neler geçtiğini anlayamadığı için sürekli olarak onun neler düşündüğünü sorarak anlamaya çalışan bir karakter. Bununla birlikte korumacı ve sevdiği kadın, Bella’nın iyiliği için her şeyi yapabilecek bir yapıya sahip. Tam bir ideal eş diyebilirim, ayrıca da oldukça yakışıklı. Vampir olması dışında bir sakınca yok elbette. 🙂

Alacakaranlık, Bella Swan adında bir lise öğrencisinin annesiyle yaşadığı Arizona’nın, Phoenix şehrinden, Washington’ın Forks şehrine gelmesiyle başlayan hikayesini konu alıyor. Bella, babası Charlie’nin yanına gelmesiyle yeni bir hayata adım atmıştır. Forks lisesine başlamış ve Forks şehrinin kasvetli havasına, ruh hali el verdiği kadarıyla ayak uydurmaya çalışıyordur. Bir gün okulun kantininde yeni tanıştığı arkadaşlarıyla otururken başka bir masada oturan bir grup genci fark eder. İçlerinden birisi dikkatini çekmiştir. Grubun en küçüğü Edward Cullen. Biyoloji dersinde aynı sıraya düştüklerinde aralarındaki çekim, her ikisi için de beklemedikleri bir boyuta erer ve ne kadar kaçmak isteseler de aşk filizleri, Bella ve Edward’ın toprağına ekilmiştir. Her şey bir anda gerçekleşmiştir ve artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişlerdir.

Bella, Edward’ın vampir olduğunu öğrendiğinde hissettiği tek şey sevgidir. Diğer vampirlerin aksine Edward ve ailesinin hayvanlarla beslenen bir vampir olmasının onun için bir önemi yoktur. Edward, Bella’yı tehlikelerden korumak için ondan uzak durmayı düşünür, ama bir kez onun kokusunu aldığında geri dönüşü yoktur. Aynı zamanda Bella’yı Edward’a çeken diğer bir şey de, onun zihnini okuyamamasıdır. Edward’ın bir yeteneği de yakınlarında olan insanların zihinlerinden geçenleri okumasıdır.

Edward’ın aile üyeleri Alice ve Jasper’ın da onun gibi kendilerine özgü yetenekleri vardır. Alice, geleceği görme yetisine sahiptir, fakat insanların seçimleri dolayısıyla gelecek değişebildiği için görüleri de değişme özelliğine sahiptir. Alice’in erkek arkadaşı Jasper’ın da, bulunduğu ortamda duyguların değişmesine yardımcı oluyordur. Örneğin, öfkeli bir kalabalığı bir anda sakinleştirebiliyordur. Diğer kardeşleri, Emmet ve Rosalie var. Carlisle ve Esme de ailesinin ebevynleri olarak görülüyordur. Edward’ın, zihin okuma yeteneğini Bella’da uygulayamaması, Bella’yı, onun için daha çekici kılmıştır. Tabii 1900’lü yıllarda yaşanan İspanyol gribinde dönüştürülen Edward’ın yüzyıllar süren yalnızlığı da Bella’ya olan tutkusuna ön ayak olmuştur.

Sayfalar içerisinde Edward’ın ailesinin nasıl vampire dönüştürüldüğünü de okuyoruz. Hepsini yüzyıllar önce Carlisle dönüştürmüş ve şuan da oluşan aileyi yaratmış. Carlisle aynı zamanda Forks hastanesinde doktor olarak görev yapmakta. Diğer kardeşleri de Forks’ta 16 yaşında bir lise öğrencisiymiş gibi hareket ediyorlar. Forks lisesinde de görüntüleri açısından oldukça popüler bir durumları var.

Bella ve Edward’ın aşkı bu şekilde başlamışken, bir insanın bir vampirle beraber olmasının kötü sonuçları çok geçmeden ortaya çıkar ve Bella ve ailesinin başına beklenmedik sorunlar çıkarır. Edward için de Bella’ya olan tutkusu gün geçtikçe artarken sevdiği kadının başına bir şey gelmemesi için, ailesiyle birlikte elinden gelen her şeyi yapacaktır.

Alacakaranlık serisi Bella’nın ağzından anlatılıyor. Bella’nın duyguları içerisinde keşfediyoruz her şeyi. Bella’nın sıkıcı hayatı da ilk 200 sayfadan sona daha canlı bir hal alıyor. Ah bir de Jacop Black var, öyle değil mi? İlk kitap için Jacop hakkında fazla detaya inilmiyor, ama devam kitaplarında daha detaya inileceği için o konuda sabırsızlanmıyor değilim. Ah Jacop, uzun saçlı esmer kekim. :’)

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Mission News Theme by Compete Themes.