Article,  Dizi Kategorisi,  Funny,  Life,  Other,  Stories

Yüreklere Dokunan Bir Dizi; This Is Us | Dizi İncelemesi #2

Merhaba arkadaşlar, bu ay ki dizi köşemize hoş geldiniz! Nasılsınız? Umarım Şubat ayınız güzel ve eğlenceli geçiyordur. Şubat ayının ortasına gelmişken, çoğu zaman yazın tadını yaşıyormuş gibi hissediyoruz, çoğu zaman da tam anlamıyla bir kış mevsimi oluyor. Hoş, bu sene kışı doğru düzgün yaşadığımızı zannetmiyorum. Ben, her ne kadar, bu durumdan memnun olsam da, azıcık da olsa kar tanelerini görseydik güzel olabilirdi. Mart ayından sonra da olabileceğini sanmıyorum. Gerçi belli de olmaz. Ne demişler, ‘Mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır! 🙂

Niye, yazıma başlamadan önce biraz konuştum, ama böyle konuşmak yazıya daha iyi odaklanmamı sağlıyor. Her neyse, şimdi vakit kaybetmeden bu ay ki dizi incelememize geçmek istiyorum. Bu ay sizlere, benim için yazmakla bitiremeyeceğim, -hatta şuan bile kafamda kurduğum düşünceleri nasıl uygun cümlelere çevirebilirim diye düşünüyorum- izlediğimde ilk bölümden itibaren müptelası olduğum This Is Us adlı, Amerikan yapımı bir TV dizisinden bahsedeceğim.

Söylediğim gibi, bu dizi benim için çok ayrı bir yere sahip oldu. Bu nasıl oldu bilmiyorum, ama dizinin konusuna geçmeden önce, kendi düşüncelerimi şuan için çok kısa bir şekilde anlatmak istiyorum. This is us, gerek konusu gerekse oyuncularıyla her bölümünde, abartısız bir şekilde beni ağlatıyor. Açıkça konuşmak gerekirse eğer, ben, bir şeyler izlerken normalde ağlayan birisi değilimdir, ama bu dizi gerek müzikleriyle gerekse olaylarıyla beni inanılmaz etkiliyor. İnanın bana, diziyi anlatmaya nereden başlayacağımı bilmiyorum. Bu yazımı okurken, ne kadar kişi benim düşüncelerime sahip olacak, ne kadar kişi doğru bulacak, bir fikrim yok, ama çoğunuzun beğendiğini tahmin ediyorum. Hatta izlemediyseniz de, kesinlikle tavsiye ettiğim diziler arasında, ilk ona giriyor, hatta ilk beşe! 🙂

Bu kadar konuşmanın yettiğini düşünerek, nedir bu dizi diyenler için konusuna geçmek istiyorum. Umarım, kafamda gelişen kelimeleri, uygun bir şekilde cümleye kurabilirim.

This is us, tam anlamıyla bir aile filmi. Dizi şuan için iki sezondan oluşuyor, ama sanırım üçüncü sezonu da önümüzdeki sene yayınlanacak. Dizi, Rebecca ve Jack Pearson adında iki kişinin çocuklarıyla geçen hayatlarını konu almaktadır. Böyle söylendiğinde pek bir şey anlaşılmıyor, ama birinci bölümün sonundan itibaren neler olduğunu anlıyorsunuz. Bundan emin olabilirsiniz. Aynı zamanda, Rebecca Pearson karakterini, 1984 doğumlu Amerikalı oyuncu Mandy Moore, Jack Pearson karakterini de, 1977 doğumlu Amerikalı oyuncu Milo Ventimiglia canlandırmaktadır. Ayrıca, karakter analizlerini de yazının sonlarına doğru yapacağım. Şimdi, dizinin konusuna devam etmek istiyorum.

Rebecca ve Jack çifti, üçüz bebek beklemektedir. Bunun için çok heyecanlıdırlar, fakat doğum zamanı geldiğinde üzücü bir olayla karşılaşırlar. Üçüz bebeklerinden birisi ölü doğmuştur ve bu haberi aldıklarında çift yıkılır. Aynı zamanda, aynı hastaneye getirilen ve annesi babası bilinmeyen bir siyahi bebek, Rebecca ve Jack çiftinin bebeklerinin yanında yatmaktadır. Hüzün içerisinde birbirlerini yatıştırmaya çalışan genç çift, doktorlarının tavsiyesi ile o bebeği evlat edinerek, ölmüş olan üçüncü bebeğin yerine koyarlar ve hikaye duygu dolu bir şekilde başlar.

Beni etkileyen de bu ilk bölümdü işte. İlk bölümden sonra da diziye o kadar bağlandım ki, kısa sürede bölümlerini bitirdim. Ben diziye başladığımda henüz ilk sezonundaydı ve 12 bölümü vardı. Açıkçası diziye de, Justin Hartley, yani Kevin karakteri sayesinde başladım, şimdi iyi ki de başlamışım diyorum. Neyse, karakterleri şimdi açıklayacağım zaten.

Sonrasında ise, yavaş yavaş ailesinin içerisine, duygu dolu yaşantısına adım atıyoruz. Dizi boyunca, Rebecca gibi genç bir annenin üç çocuk ile birlikte olan mücadelesine tanık oluyoruz, Jack’in nasıl harika bir baba olduğunu görerek çoğu kişi gözyaşlarını tutamıyor, ama aynı zamanda zor bir dönem geçirmesine de tanık oluyoruz. Ve üç çocuklarının da büyümelerine kadar her bir detayı izliyoruz. Kısacası, kocaman bir ailenin yaşantısına konuk oluyoruz.

Şimdi çocukları ele aldığımızda, bir numara olarak adlandırılan Kevin Pearson, -onun bir numara olduğunu da henüz izlemeyenler varsa eğer 2. sezonda öğreniyoruz- günümüzde 37 yaşında bir Hollywood yıldızıdır ve ‘The Manny’ adında bir sitcomda oynamaktadır. Fakat durumundan memnun olmayıp, mutsuz bir hayat sürmektedir. Aynı zamanda küçüklükten beri sevdiği bir kızı yeniden elde eder, fakat bir nedenden ötürü onu da kaybeder. Aşk hayatı diğer iki kardeşinin aksine hiçbir zaman iç açıcı değildir. Bu durum da, onu başka bir yönden yaralamaktadır. Çok güçlü bir karaktermiş gibi görünse de aslında yumuşacık bir kalbi vardır ve çok duygusaldır. Kevin Pearson’ı da, 1977 doğumlu Amerikalı aktör, Justin Hartley canlandırmaktadır.

İki numara Kate Pearson, 37 yaşında hayatı boyunca kilosuyla sorun yaşayan birisi olmuştur ve bununla birlikte annesine içten içe kızmaktadır. Aynı zamanda hayatta en çok sevdiği şey şarkı söylemektedir, ama her şey de olduğu gibi buna da kilosu engel olur ve her zaman geri planda kalmasına neden olur. Bir süre sonra hayatına sevdiği bir adam girdiğinde farkında olmadan hayatını yoluna soktuğunu fark eder. Sevgi, her şeyin ilacı olmaya başlar. Kate Pearson karakterini, 1980 doğumlu Amerikalı aktör Chrissy Metz canlandırmaktadır.

Üç numara Randall Pearson, 37 yaşında başarılı bir iş adamı ve iyi aile babasıdır. İki küçük kızları ve inanılmaz anlayışlı Beth adında güzel bir eşi vardır. Uzaktan bakıldığında hayatı son derece harika görünse de, Randall, küçüklüğünden beri hep bir geri planda kalıyormuş gibi hissetmektedir. Bunun nedeni, beyaz bir ailenin siyahi bir çocuğu olmaktır. Bu durum, şuan için kulağa o kadar da üzücü bir durum olarak görünmese de, büyüdüğü dönemde her zaman hayatına rahatsız vermiştir. Her ne kadar, Rebecca ve Jack çifti onu diğer çocuklarından hiçbir zaman ayrı tutmasa da, bir zamandan sonra işler o kadar da yolunda girmemeye başlar, fakat onlar yine üstesinden gelmeyi çok iyi bilirler. Randall Pearson karakterini, Amerikalı aktör Sterling K. Brown canlandırmaktadır. (Ayrıca geçtiğimiz günlerde dizideki performansı neticesinde, Primetime Emmy Bir Drama Dizisinde En İyi Erkek Başrol Oyuncusu Ödülünü kazanmıştır.)

Dizideki tüm oyuncular kesinlikle çok güzel performans sergiliyorlar. Her şekilde duyguları aktarabilmeyi, insanın ruhuna kadar işlemeyi çok iyi başarıyorlar. Hatta bazı sahneler o kadar derin ki, çoğu zaman tekrar tekrar izlememe neden oluyor. Böyle bir diziyi keşfettiğim için kendimi gerçekten şanslı hissediyorum.

Bu kadar övgüden sonra dizinin işleyişine değinmek istiyorum biraz da. Şu şekilde düşündüğümüzde, dizi üç bölümden oluşuyor. Belki de dört diyebiliriz, ama üç kardeşin bebekliğinden pek fazla kare yok, sadece az biraz geçişler halinde gösteriliyor o kadar. Daha çok, Bebeklikten çocukluğa geçiş dönemleri işleniyor, sonrasında çocukluktan yetişkinliğe doğru geçen dönemi kapsıyor, en sonunda da, 37 yaşında olgun birer birey olarak karşımıza çıkıyorlar. Aslında, dizi karakterlerimizin 37 yaşından başlayarak ilerletiyor diziyi diyebiliriz. Bölümler içerisinde geçmişe sürekli olarak flashback yapılıyor ve bunları da diziyi izlerken birkaç bölümde anlaşılıyor zaten. İzleyicinin hiçbir şekilde kafası karışmıyor.

Bana göre diziyi etkileyici kılan kısımlar da buralar, geçmişe gidilerek nasıl büyüdüklerini, karakterlerinin nasıl oturduklarını ve geleceğe nasıl planlar içerisinde hazırlandıklarını gördükçe insan diziye daha çok bağlanmak istiyor ve bir o kadar merak duygusu artıyor. Her şey o kadar güzel tasarlanmış ki, her bölümde izleyiciyi şaşırtmayı başarıyorlar. Çoğu zaman kızıyorsun ya sürekli olarak gülmeden kendini alamıyorsun ya da ağlamadan hiçbir şekilde bölüm bitmiyor. Duygular harika bir şekilde yansıtılıyor izleyiciye. Bu da, ne kadar samimi bir dizi olduğunun göstergesi olarak üst sıralara yerleştiriyor diziyi. Karakterler gerçek hayatınıza kadar işliyor, sanki siz de onlarla birlikte yaşıyorsunuz.

Zaten, ben IMDb puanına bakarak dizi izliyorum derseniz de, izlememeniz için hiçbir neden yok derim. Hatta keşke puanı biraz daha yüksek olsaydı. O zaman çok daha harika yerler de olabilirdi. Gerçi, bu yeri de oldukça güzel. 🙂

Son olarak şunları söylemeden yazımı bitirmeyeceğim. Biraz uzun oldu biliyorum, ama buraya kadar geldiyseniz bile çok teşekkür ediyorum sizlere. Jack karakterine gerçekten aşık oldum. O kadar harika bir baba figürü o kadar iyi niyetli bir insan ki, onun son derece mutlu olmasını istiyor insan. Şahsen ben onun hep mutlu olmasını istedim. Çoğu yer de Jack karakterinin sevilmediğini duydum, buna da anlam veremedim. Bence, sıralama yapılırsa eğer Jack Pearson karakteri benim için birinci sıradadır. Hatta yanına üç dört tane yıldız dahi koyabiliriz. Kevin bile ikinci sırada kalıyor yani, tabii onun yanında da üç dört yıldız var o başka. 🙂

Kendi halinde bir yazar. İzlediği filmler, diziler ve okuduğu kitaplar hakkında yorum yapmayı seven bir kız. Burada yazdıklarını okuyan kişiler mutlu olursa kendisi çok daha mutlu olan birisi. Özel bir şirkette çalışıyor, fakat ruhuna dair alanlara yönelmek için bu siteyi açtı, sizlerin sayesinde başarılı olacağına inanıyor. Bir Potterhead. Yazmak, Harry Potter sayesinde bir tutku haline geldi. Ruhu tamamen bir Hufflepuff!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir