Merilands

Filmler, Diziler ve Kitaplar Hakkında Bilgi Sahibi Olmak İsterseniz Doğru Adrestesiniz.

Unutulmayacak Bir Sonsuzluk Hikayesi; Call Me by Your Name | Film İncelemesi

Sending
User Review
100% (1 vote)

Konusu

1983 yazı sırasında 17 yaşında olan Amerikalı-İtalyan Elio Perlman günlerini ailesinin İtalya’nın kuzeyindeki 17. asırdan kalma villasında klasik müzik yaparak, okuyarak ve arkadaşı Marzia ile flört ederek geçirmektedir. Elio, Greko-Roma kültüründe uzmanlaşmış elit bir profesör olan babası ve onu seçkin kesim meyveleriyle, tabii lezzetlerle şımartan, çevirmen olan annesi Annella ile bir arada olmaktan fazlasıyla hoşnuttur. Elio’nun olgunluğu ve entelektüel birikimi, onu tam teşekküllü bir yetişkin gibi gösteriyor olsa da, bilhassa kalpteki konularda onun ile ilgili hala masum ve biçimlenmemiş olan çok şey vardır. Bir gün, doktorasını sürdüren büyüleyici bir Amerikalı bilim insanı olan Oliver Elio’nun babasına yardım etmek göreviyle yıllık yaz stajyeri olarak villaya gelir. Güneşin ışıltılarının arasında Elio ve Oliver hayatlarını sonsuza dek değiştirecek bir yaz süresince yeşermekte olan arzunun güzelliğini keşfedeceklerdir.

  • Çıkış Tarihi: 2017
    Türkçe Adı: Adınla Çağır Beni
    Ülke: İtalya
    Yönetmeni: Luca Guadagnino
    Süresi: 2 saat 12 dakika
    Kategorisi: Drama/Romantik
    IMDb Puanı: 8,1

Ah, bu film hakkında o kadar çok şey yazmak istiyorum ki! Bu yazımda kimler bana katılır, kimler katılmaz, hatta bu yazımdan sonra düşüncelerim nedeniyle kötü algılanabilirim, ama gerçekten umursamıyorum. Film beni o kadar çok etkiledi ki, şuan hakkında bir şeyler yazarken dahi kelimeleri kafamda toparlayamıyorum. Açıkçası beni neden bu kadar etkiledi, onu da bilmiyorum. Sanırım oyunculuların harika performansları sebebiyle oldu. Her şey o kadar gerçekti ki… En çok da Timothee’nin oyunculuğu… Zaten, performansıyla Oscar’a aday gösterildi. ♥ Filmin konusuna geçmeden önce kendi düşüncelerimden bahsedeceğim. Belki bu sayede kendime gelme fırsatı yakalayabilirim. Aynı zamanda da, kitabını okudum ve burada az da olsa kitabından da söz edeceğim, o yüzden ayrı olarak kitabına dair yorum gelmeyecek. Şimdilik. 🙂

Her neyse, şimdi ruhumdaki Adınla Çağır Beni yolculuğunun söz etmek istiyorum. Ben, ilk olarak Adınla Çağır Beni kitabını sosyal medya hesabında bir arkadaşımın kitabın postunu paylaşmasıyla tanıştım. O an için altındaki yorumunu okumadan, kapağına baktığımda, bazı kitaplarda olduğu gibi, onu okumam gerektiğini hissettim. Gerçekten, o kitap beni resminden dolayı kendisine çekmişti. Vakit kaybetmeden kitabı aldım ve okumaya başladım. (Bu arada kitap, Sel Yayınlarından çıktı.) Kitabın arka kapak yazısına bir göz attığımda pek bir şey anlatmıyordu, ama son kısmında bir şey yazıyordu;  iki erkeğin gözlerinden damarlarına akan bir aşkı okuyucuya yaşatıyor. Ah, işte bunu okuduğumda kesinlikle benim kitabım olduğunu anladım. Öyle ki kitabı satın almaya karar verdiğimde de bu yazı dikkatimi çekmişti ve kitaba dair merakım gereğinden daha fazla artmıştı.

Kitabı okumaya başladığım ilk an, beni içerisine çekmeyi başarmıştı. 246 sayfa olmasına rağmen her sayfasında öyle güzel duygular vardı ki yaşattığı hisleri hiçbir zaman unutamıyordu insan. Hatta ben etkilendiğim her kısmı geriye sarıp baştan okuyordum. Sanırım kitabın içerisine tamamen girebilmek için kitabı üç gün civarında okumuştum. Yine de söylemeden geçemeyeceğim, filmini izlediğimde ruhuma dolan kısım kitaptan daha da fazla etki yarattı bende. İnanın bu nasıl oldu bilmiyorum. Kitabı okuduğumda filminin çıkacağını öğrenmiştim ve henüz bir ay kadar vardı filminin çıkmasına. Ben de beklemeye başladım, ama film 23 Şubatta çıkmasına rağmen ben birkaç gün önce izleyebildim. İzlediğimde ise daha önce izlemediğim için gerçekten pişman oldum.

Nasıl anlatmam gerektiğini bilmiyorum. Gerçekten, düşüncelerim hakkında hangi kelimeleri kullanmalıyım, neler söylemeliyim onu da bilmiyorum, ama filmi izlememin arasından, sanırım 4 gün falan geçti, ama ben hala etkisinden çıkamıyorum. Düşüncelerim sürekli olarak film içerisinde geziniyor. Sanırım bir kere daha izleyeceğim. Hatta bu film artık sıkıldığımda tekrar tekrar izleyebileceğim filmler kategorisine dahi girmiş bulunmakta.

Şunu söylemeden geçemeyeceğim. Ben, çok fazla aşk filmi ya da aşk romanı okuyan birisi değilim. Tamam, aşk romanı yazıyorum, ama okumuyordum. 🙂 Sanırım, daha önce, gereğinden fazla etkilendiğim için bunu yapmıyordum ve bunun ne kadar da doğru bir seçim olduğunu anladım. Öyle ki, kitabını okurken duygularıma az da olsa hakim olabilsem de, film de aynısı olmadı. Tam tersi, duygularım o kadar yoğun ki, kendime sürekli olarak bu kitabı neden ben yazmadım diye sorup duruyorum. İki erkeğin aşkı o kadar naif bir biçimde aktarılmış ki, gerçekten filmi düzgün bir şekilde izleyen bir insan için beğenmeyeceklerini sanmıyorum. Tabii, eğer iki erkeğin aşkına dair bir ön yargınız varsa o kişileri burada görmek istemem zaten. Her neyse, konumuz bu değil.

Kitap ve film neredeyse aynı ilerlemişti. Belki beni etkileyen kısım da bu oldu. Genel de filmler kitaplarıyla aynı orantıda ilerlemez, bariz derece de farklılıklar vardır, ama Call Me by Your Name filminde bunlar olmadı. Kitapta neler işlendiyse aynısı aktarılmıştı. Bunun da harika bir uyarlama olduğunu düşünüyorum. (Öyle ki, bilmeyenleriniz varsa eğer film en iyi uyarlama dalında da Oscar ödülü aldı.) Tamam, bazı yerlerde değişiklikler olduğunu gördüm, ama bunlar da benim tam istediğim, yerinde olan değişikliklerdi. Bu değişiklikler hakkında bariz olan, beğendiğim ve beğenmediğim kısımlara kısaca değinmek istiyorum.

Benim gözüme çarpan ilki, Elio ve Oliver’ın birlikte seyahate çıktığı kısımda. Bu kısım kitapta çok farklı anlatılıyordu ve açıkçası ben o kısmı okurken sıkılmıştım, ama filmde daha sade bir şekilde anlatılmıştı, çok daha güzeldi. Beğenmediğim kısım ise filmin sonuydu. Filmin sonunu izlediğimde bir süre kadar bitti mi diye kalakaldım ve hemen kitaba koştum. Kitapta resmen yıllar yıllar geçiyordu ve büyüdükten sonra Elio ve Oliver’ı anlatıyordu, daha tatmin ediciydi. Fakat filmde öyle bir şey olmadı. Bir bakıma böyle olması daha güzel olmuş olabilir, ama ben yine de Elio ve Oliver’ın kitapta yazılan son kısımlarını da izlemeyi çok isterdim. Film 2 saat 12 dakika, ama 3 saat olsaydı da harika bir keyifle izlerdim. Zaten filmden sonra hemen son kısmı yeniden okudum. Daha çok aydınlandım ve iyi geldi, biraz da olsa rahatladım, biraz! 🙂

Şimdi, fark ediyorum ki söyleyeceklerim hala bitmedi, ama kendi sözlerim yüzünden kitabın konusundan bahsetmediğimi gördüm. Aslında, daha yazımın ilk başında konusuna değinebilirdim, ama bunu yapmadım. Kendime gelebilmem ve kafamdakileri toparlayabilmem için düşüncelerimi yazmam gerekiyordu. Belki siz bu yazıyı okuduktan sonra henüz konusuna bakmadan izleyebilirsiniz ve doğru bir seçim de olabilir aslında. Neyse, şimdilik kendi düşüncelerimi bir kenara atıyorum ve kendimi durdurarak filmin konusuna geçmek istiyorum.

Filmin konusunu ilk olarak kısa bir şekilde yazmam gerekirse, 17 yaşındaki Elio ile 24 yaşındaki Oliver’ın tutku dolu ve bir o kadar duygulu aşklarını konu alıyor. Öyle ki, bu şekilde yazdığımda klasik bir aşk kurgusunu konu aldığını düşünenler olabilir, ama Elio ve Oliver’ın ruhları o kadar derin bir şekilde birbirlerine doğru adım atıyor ki izleyici bir anda bu tutkunun içerisine sığamaz oluyor.

Elio’nun ilk aşkı…

Elio, müzik tutkunu, ailesi ile birlikte İtalya’da bir yer de küçük bir kasabada yaşıyor ve yazları evlerine, babasının araştırmalarına yardım edecek bir misafir alıyorlar. Bu durum her yaz devam ediyor. Bu yaz da, Oliver adında bir genç geliyor ve babasına yardım ederken, aynı zamanda da kendi yazılarına araştırmalar yapıyor. Zaten, bu süre zarfında Elio ve Oliver’ın aşkları yavaş ve tutkulu bir şekilde yeşermeye başlıyor. Bir süre sonra, artık bunu saklamaya devam edemediklerini fark ediyorlar ve bu farkındalığı harekete geçirdiklerinde ise her şey çok daha heyecan verici bir hal alıyor. Artık, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Aşk gerçekten de öyle değil mi? İlk başta insan neler olduğunu kavrayamaz. Bir şekilde aşkını kendisine dahi itiraf edemez hale gelir, ama bir anda karşıdan gelen küçük bir kıvılcım ile ruh kocaman alevlenir ve artık onu söndürebilmek çok zor bir hale gelir. Ve aşk insanı inanamayacağı bir şekilde dönüştürür. Elio ve Oliver da, son ana kadar, yaz bitip Oliver’in evine dönme zamanına kadar bu alevi söndürmeyerek, aksine daha çok yanmasına neden olarak yaz ayını sürdürürler. Beni en çok etkileyen de bu kısım oldu sanırım. Her şeye rağmen birbirlerine olan sevgiyi hiçbir zaman yitirmediler. Aşkları bir beden uyumundan çok tamamen ruha dayalıydı. Onların ruhları birbirlerini seviyordu, sadece bedenleri değil. Aynı zamanda, Elio’nun ailesinin bu duruma olan bakışına hayran kaldım. O kadar medeni ve harika insanlardı ki! Sanırım, Elio’nun bu konuda rahat olmasının nedeni de tamamen onlardı. Hiçbir art niyet göstermeden, oğullarının sadece mutlu olmasını isteyen bir anne baba! Gerçekten, olağanüstü!

Son olarak bir şey daha demek istiyorum, açıkçası her şeye rağmen mutlu bir son bekledim, kitapta da aynı şeyi beklemiştim, ama görünen o ki bazı hikayeler uzakta yaşansa da her şeye rağmen sonsuz olmasını biliyor. Belki de Elio ve Oliver’ın aşkları da bu sebeple sonsuz oldu diye düşünüyorum. Birbirlerine kendi isimleriyle hitap etmeleri de, ayrıca ruhlarının birbirlerine iç içe geçtiğini nasıl da gösteriyor! Saf sevgiyi, ilk aşkı, bedenlerin değil de tamamen ruhların birbirine olan uyumunu izlemek isterseniz eğer, Elio ve Oliver’ın hikayesini kaçırmak istemezsiniz.

*Call me by your name and I’ll call you by mine!

Ayrıca film, benim için 2018 favori filmi! ♥

Next Post

Previous Post

Leave a Reply

© 2019 Merilands

Theme by Anders Norén