Article,  Kitap Kategorisi

Tek Taraflı Tutkulu Bir Aşk; Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu | Kitap İncelemesi

Overall
4.2
  • Kitaba Verdiğim Puan
Sending
User Review
0% (0 votes)

Konusu

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanıyoruz. Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun “gönderen”inin adı yoktur. Mektubun başında tek bir hitap vardır: “Sana, beni asla tanımamış olan sana”. Kadın büyük tutkusunu hep bir “bilinmeyen” olarak, yani tek başına yaşamaya razıdır, bu aşk öyküsünde “taraflar” değil, sadece tek bir “taraf” vardır. Böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi?

  • Kitabın Günümüz Yayınevi: Türkiye İş Bankası
    Orijinal Adı: Brief Einer Unbekannten
    Kitabın Yazarı:
    Stefan Zweig
    Kitabın İlk Basım Tarihi: 1922
    Sayfa Sayısı: 68
    Kategorisi: Öykü/Drama

Kitap kısa ve bir günde okunabilecek akıcı bir anlatımı olmasına rağmen, gerek kelimeleri, gerekse duygularıyla insanı daha ilk cümlesinden içine çekiyor. Öyle ki, insan merak içerisinde hem bir an önce bitmesini istiyor hem de duyguları sindirebilmek için yavaş yavaş okumak istiyor. Açıkçası ben, ikinci kısmı tercih ederek, duyguları tam anlamıyla hissedebilmek için yavaş bir şekilde okudum.

Açıkçası, okumayanlar için kitap hakkında ne söylemem gerektiğini bilmiyorum. Ne söylersem doğru bir seçim olacak ve okuyucuyu etkileyecek onu da bilmiyorum ve bu yüzden bu yazım daha çok kendi düşüncelerim kapsamında olacak. Tek söyleyebildiğim ve yazı boyunca söyleyeceğim, okumayanların bir an önce okuması gerektiğidir. Okuduğunuzda benim ne demek istediğimi anlayacaksınız. Tamam, bazı blog yazılarının kitap hakkında yaptığı yorumların altında, kitabı beğenmeyen ve sıkıcı bulan okuyucularda olabilir, bu herkesin kendi görüşü elbette. Ama öncelikle kitabın yazıldığı döneme bakılması gerektiğini düşünüyorum. Öyle ki Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu 1922 yılında yazıldı ve o dönemde bu gibi konulardan söz etmek oldukça farklı olmalıydı. Belki de geçmiş dönem yazarlarının kitaplarının beğenilmesinin asıl nedeni de budur. Alanlarının öncüsü olmaları.

Zweig’in anlatımıyla hala tanışmadıysanız eğer bu kitapla tanışabilirsiniz. Zira ben, bu kitapla tanışmıştım. Sonrasında diğer kitaplarını da okudum, ama onlardan burada bahsetmeyeceğim. Zaten, kitaplarının sayfaları fazla olmadığı için, yazarın diliyle tanışanlar diğer kitaplarını da zevkle okumak isteyeceklerdir.

Şimdi, bu kadar övdüğüm kitabın kısaca konusundan bahsetmek istiyorum.

Kitap, adından da anlaşılacağı gibi bir kadının sevdiği bir erkeğe olan tutku dolu mektubundan söz ediyor. Fakat bu mektupta farklı olan ve kitabın asıl etkileyici noktası da, bu aşkın tamamen tek taraflı yaşanması. Evet, yanlış duymadınız, hiçbir şekilde karşı taraf, kadının aşkından haberdar olmuyor. Ben, ilk okuduğumda belki sonlarına doğru aşkını itiraf edebilir diye düşünüyordum, ama bu düşünceye girmenizi istemem, erkek kadının aşkını hiçbir şekilde fark etmiyor. Tamam, belki hissedilen her şeyi anlamış olabilir, ama bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz, çünkü kitap sadece kadının bakış açısından ve duygularından anlatılıyor. Bu aşk tamamen kadının gözüyle okuyucuya aktarılıyor.

Başka bir bakış açısından bakıldığında, belki de her şey kadının kafasında oluşmuştu ve adama dair tüm düşünceler asılsızdı. Belki de kadın, aşkını bu yüzden hiçbir zaman adama itiraf edemedi. Bundan hep çekindi, çünkü adam sürekli olarak başka kadınlarla da beraber oluyordu ve anlatıcı kadın bunların farkındaydı. Kadın her zaman adama dair şöyle diyordu; ‘Sen beni hiç tanımadın.’ Evet, burada haklı olabilir, ama bu tanıma durumu kişisel açıdan bakıldığında doğru olabilir. Adam kadının kalbini hiç görmek istemedi. Onun duygularını bilmedi. Nelerden hoşlandığını ya da hangi yemeği sevdiğini öğrenmedi. Bu şekilde bakıldığında evet, adam kadını hiç tanımadı. Ama bu tanıma durumu fiziksel olarak bakıldığında, adam kadını gördü, onun nasıl olduğunu biliyordu. Saçlarını, gözlerini, boyunu her şeyini biliyordu. O yüzden kadının burada nasıl bir tanışıklıktan bahsettiğini anlayamıyoruz, sadece bizler kendi düşüncelerimizi yapabiliyoruz.

Bununla birlikte en yürek burkan tarafı da, bu tanışıklık sadece fiziksel ihtiyaçlar olarak kaldı. Adam kadını, tıpkı diğer birlikte olduğu kadınlar gibi görmüştü. Belki de kadını kahreden ve hayattan daha fazla uzaklaşmasını sağlayan neden buydu.

Bir insanın bir başka insan hakkında kafasında oluşturduğu portre, hiçbir zaman gerçeğini yansıtmazdı. Kişi, karşısındaki insanın hatalarını her zaman bir şeylerle örtmeye çalışır, onun mükemmel olduğunu kendisine inandırmaya çalışırdı. Mektubu yazan kadının da yaptığı tamamen bu şekildeydi. Kendi içerisinde adamı yücelterek aşkını tüm kalbine yaydı, onun mükemmel olduğunu düşündü. Ve acı bir şekilde hiç kimsenin mükemmel olmadığını anlaması onun, aşka ve hayata dair bakış açısını etkilemişti.

Kısa bir yazı olabileceğini söylemiştim başında, ama her zaman olduğu gibi yazmaya başladığımda yine kendimi durduramayarak konuştum. 🙂 Buraya kadar geldiyseniz de çok teşekkür ediyorum sizlere. Son olarak kitabı okuduğunuzda pişman olmayacağınızı yeniden belirtmek istiyorum. Karşılıksız aşkın ne demek olduğunu, aşkın insanı tam anlamıyla nasıl yıprattığını merak ediyorsanız hemen Zweig’in eşsiz kelimelerine koşmanızı öneriyorum.

Keyifli okumalar.

Kendi halinde bir yazar. İzlediği filmler, diziler ve okuduğu kitaplar hakkında yorum yapmayı seven bir kız. Burada yazdıklarını okuyan kişiler mutlu olursa kendisi çok daha mutlu olan birisi. Özel bir şirkette çalışıyor, fakat ruhuna dair alanlara yönelmek için bu siteyi açtı, sizlerin sayesinde başarılı olacağına inanıyor. Bir Potterhead. Yazmak, Harry Potter sayesinde bir tutku haline geldi. Ruhu tamamen bir Hufflepuff!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir