Ruhunda Saklı Kalanlar; Oğuz Atay – Tutunamayanlar (Bütün Eserleri 1) | Kitap İncelemesi

Overall
5
  • Kitaba Verdiğim Puan
Sending
User Review
99% (1 vote)

Konusu

Turgut Özben’in, dostu Selim Işık’ın intihar etmesinin ardından, onun geçmişini, dostlarını ve bunu neden yaptığını araştırmasını konu alıyor. Turgut Özben, tüm bunları yaparken, Selim Işık’ın hiç fark etmediği yanlarına şahit olacak, onun ruhundaki yaraları kendi yaralarıyla birleştirerek onu anlamaya çalışacak, bu sayede kendisinin de farkında olmadığı yanlarını keşfedecektir.

Kitabın Günümüz Yayınevi: İletişim Yayınları
Kitabın Yazarı: Oğuz Atay
Kitabın İlk Basım Tarihi: 1971-1972
Sayfa Sayısı: 724
Kategorisi: Edebiyat/Roman

*

Bu dünyadan bir Oğuz Atay geçti.

Tutunamayan (Disconnectus Erectus): Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunca olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle insana benzer. Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer.) Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan görmez. … (Sayfa: 149)

Hem söylenecek çok fazla söz var hem de söylenecek hiçbir söz yok. Turgut Özben’in zihni gibi karmakarışık zihnim. Ne söylemem gerektiğini bilmiyorum.

‘’Hayat, düşünceleri tutan bir hapishanedir.’’ (Sayfa 32)

Cümlesiyle ilk alıntımı yaptım, kitap boyunca sadece kırk bir tane beğendiğim yerleri not almışım. Ki çok çok fazla vardı. 724 sayfalık bir kitapta, nereden baksanız her cümlesi duvara asılacak derece de etkileyiciydi. Beni etkiledi mi? Kesinlikle! Tekrar tekrar okunmalı mı? Kesinlikle, kesinlikle! İtiraf etmem gerekirse bitirebilmiş olmamın verdiği garip bir gururu da yaşıyorum şuan.

22 günde bitirebildim kitabı. Ne yalan söyleyeyim, kitabın bazı kısımlarında, ben de kitabı yarım bırakanların listesine katılacağımı düşündüm. Kelimeler öyle gitmiyordu ki sayfaların sonuna gelemeyeceğimi dahi düşündüm. Issız bir çöldesinizdir, susamışsınızdır ve önünüzde karaya benzer hiçbir belirti yoktur. Ölmemeniz gerekir, bu mücadelenin sonunda sizi güzel bir şeyin beklediğini bilirsiniz, bu çölü aştığınızda her şeyin daha güzel olacağına dair ruhunuzda bir ses vardır, duyarsınız. Tutunamayanları bitirmek de o çölden sağ salim kurtulmaktı benim için.

Kitaba başladığımda herkes gibi benim de tereddütlerim vardı. Ölümcül Oyuncaklar serisini (6 kitap) bitirmiştim. Kime sorsam başlamamam gerektiğini, Ölümcül Oyuncaklar gibi akıcı bir kurgudan sonra Tutunamayanlar’ın ağır geleceğini söylemişti. Fakat benim kitaba dair garip bir enerjim vardı. Okumam gerekiyordu. Bu zamana kadar vakti gelmemişti, ama artık zamanıydı, hissedebiliyordum. (Aynı his, Azra Kohen’in Aeden kitabının Destek Yayınlarından çıkan kapağını gördüğümde de olmuştu. Arkasından gittim, şimdi Azra Kohen’in hayranıyım.)

Ve kitaba başladım.

Zamanım vardı. Yavaş yavaş, anlayarak okuyacak, her anın tadına varacaktım. Ruhumda merakla birlikte bir heyecan vardı. Ne olursa olsun kendime bir ay süre tanıdım. Normalde bu kadar sürede bir kitaptan sıkılan bir insanım, ama Tutunamayanlar’dan sıkılmayacaktım. Tutunamayanlar, okuma geçmişimde bir dönüm noktası olacaktı benim için. Bunun üzerine giderek okumaya devam ettim. Fakat üzücü bir şekilde, kitap söylenildiği gibi ağır ilerliyordu. Her sayfadaki duygular o kadar yoğundu ki, bazen karakter Turgut Özben’in yaşadığı buhrandan hiçbir zaman çıkamayacağını düşündüm. Bundan sıkılmıyordum, sadece düşünceler çok fazla yoğundu ve olayların ilerleyişi ağırdı. Bu yüzden okumak bazı yerlerde epey güç ölüyordu.

Turgut Özben’in Selim Işık’ın geçmişini araştırırken bulduğu detayları harfi harfine okumak, ne yalan söyleyeyim bazı yerlerde sıkılmama neden oldu. Selim’in yazdığı, toplam 600 mısradan oluşan 5 şarkı ve sonrasındaki şarkıya dair Turgut Özben’in açıklamaları birkaç günde okuduğum yerlerdi.

‘’Seni tanımadan önce ağaçların çiçek açtığı ve yaprak döktüğü mevsimleri hep kaçırırdım derdi …‘’ (Sayfa 460)

Bu kelimelerle başladı kitabın içerisindeki bir diğer serüven. Turgut Özben’in iş yerine gelerek öğrendiği, Selim Işık’ın sevdiği kadın Gülseli’nin Selim hakkında anlattığı kısım vardı. Bu kısım 70 sayfa sürüyor ve bir tane bile noktalama işareti olmadan yazılmıştı. Gerçekten, ne virgül vardı ne de nokta. Sadece nokta ve virgülle oluşturulan Nobel Ödüllü yazar Jose Saramago’nun kitaplarını biliyorum, Körlük kitabını okudum, ama bir kitapta hiçbir noktalama işareti olmayan bir kısımla ilk defa karşılaşıyordum. Bu da okumamı oldukça kısıtladı. Burayı da üç gün civarında okumuş olmalıyım. Kitaptan daha fazla soğumamak ve kafamı dinlendirmek için, okuyamayacağımı anladığım anda kitabı bırakmaya karar verdim. O gün sadece on sayfa okumuş olayım (ki bu on sayfa yaklaşık yirmi dakikayı aldığı zamanlar oluyordu) kitabı bırakıyor, ertesi güne kadar okumaya ara veriyordum. Bu da, ertesi gün de daha verimli ve okumaya dair daha dinç başlamamı sağlıyordu, işe yarıyordu.

Kitabın bazı bölümlerinde olduğu gibi bu 70 sayfada, Selim’in duygularına, düşüncelerine, hislerine dair bilgi sahibi olduk ve bu Turgut Özben’de olduğu gibi aşırı üzücüydü.

‘’…beni bir gün unutacaksan bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi boş yere mağaramdan çıkarma beni alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme…‘’
‘’… ihtiyar adamlarla evlenen genç kadınların bir süre sonra tazeliği gidiyor yaşlı bir görünüşe bürünüyorlar ihtiyarlık bulaşıcı bir hastalık sanki ihtiyarlar çevrelerindeki gençlerin gençliğini emiyorlar bitiriyorlar onların gençliğini sömürüyorlar sadece gençlikle besleniyorlar…’’
‘’…kötü hatıralar insanın aklından kelime olarak çıksalar bile görüntü olarak kalırlar…’’
‘’…en uslanmaz insanlar bile yanlışlıkla da olsa bir kere evlenince çevrelerini kendileri gibi görmek istiyorlar…’’

Selim’in günlüklerinde yaşadıklarını kelimesi kelimesine anlayıp, onun hislerine ortak olduk. Ah Selim…

‘’Bugün annem dayanamadı; ne yazdığımı sordu. Ona nasıl anlatsam? Bütün hayatımı birlikte geçirdiğim ve beni gerçekten seven bu insana hiçbir şey anlatamamak ne kötü.’’ (Sayfa 594)
‘’Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.’’ (Sayfa 598)
‘’Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da anormal dediler.’’ (Sayfa 612)
‘’Bütün düşüncelerimi emip bitirmekle suçluyorum sizleri. Bütün hayallerimi sömürdünüz, gene de doymadınız. Büyük ve güzel şeyler yaratmama yardımcı olmadınız. Büyük bir sağırlıkla, kahredici bir dilsizlikle sustunuz güzelliklere. Geri istiyorum hapsettiğiniz duygularımı, düşüncelerimi.’’ (Sayfa 670)

Bu sayede de kitabın anlatmak istediklerine değinmiş, pes etmemiş, mücadele vermiş, kumları derinlemesine anlamaya çalışmıştım. Arada sırada, ayaklarımın kumlara battığını, çıkamayacağımı, pes etmem gerektiğini düşünmüştüm, evet, ama bunun beni güzelliklere getiren bir mücadele olduğunu her defasında kendime hatırlatıyordum. Öyle de oldu.

‘’Şimdi ne durumlara düştük ikimiz de. Sen öldün; ben de koridorlarda, anlamsız bekleyişlerin içinde ölüyorum.’’ (Sayfa 297)

Oğuz Atay’ın yarattığı Turgut Özben’in zihninin derinliklerine indim, hislerine tanık oldum. Selim Işık’ın gitmesinden dolayı duyduğu üzüntünün tam kalbindeydim, orada kopan fırtınalara şahit oldum. Onu, damarlarımda hissettim. Karısından ve çocuklarından nasıl uzaklaştığını gördüm, kalbinin nasıl da yardım istediğini duydum. Diliyle olmasa da kalbi yardım istiyordu, ama acısından kimseye bahsetmediğinde insanlardan nasıl yardım bekleyebilirdi?

‘’Nasıl ayrı düştüm evimden böyle, Olric? Neden her istediğimi anlatamıyorum. Neden, aynı yaşantının içinde bulunan insanlarla hiçbir ilişki kuramaz oldum? Neden, neden, neden?’’ (Sayfa 408)
‘’Çok konuşuyorum kendimle bu günlerde. Ne yapayım? Başkalarının sohbetinden hoşlanmaz oldum.’’ (Sayfa 290)
‘’Biliyor musun Olric, adama az kalsın gidiyordum yerine gidiyorduk diyecektim.’’ ( Sayfa 574)
‘’Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz.’’ (Sayfa 542)
‘’Kitaplar ve çiçeklerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişi güzel insanlarla bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel bir itina isteyen varlıklardır.’’ (Sayfa 576)

Turgut Özben, acısıyla başa çıkabilmek için hayali karakter, dostu, sırdaşı Olric’i yarattı. Onunla konuştu, dertleşti, ondan yardım istedi. Selim Işık öldükten sonra başka kimsesi kalmamıştı. Selim’i kaybetmenin verdiği acıyı hiçbir zaman tarif edemem, sadece Turgut Özben’in kelimeleri bunu biraz da olsa açıklayabilir. Öyle ki tüm kitabı okumak dahi buna yardımcı olmaya bilir.

‘’Ne olur bu kadar el, ayak, baş bir araya gelse de sadece bir tanecik Selim çıkarsalar aralarından; ne olursa bir tane Selim olsa. Elimi sallar çağırırım: koca budala, derim, nereye gidiyorsun gene dalgın dalgın? Olmaz, olamaz! Yok olamaz insan. Hareketleri, gülüşü, birlikte yaptıklarımız: nereye gitti hepsi?’’ (Sayfa 328)
‘’Selim bir şey söyle, nasıl bir şaka olduğunu anlat bana bunun. Bat dünya bat. Ya da aklımı başımdan alın da Olric’le birlikte mısır satalım cami avlularında.’’ (Sayfa 401)
‘’Çiçeklerden papatyayı, insanlardan Selim’i beğeniyorum.’’ (Sayfa 450)

Genel bir bakış açısıyla bakıldığında kitap, sayfalarca hüzün dalgalarını acımasızca insanın ruhuna çarpıyor, onu yıkıyor, yerle bir ediyor ve bundan zerre pişmanlık duymuyor. Bu hüzünler bilindik, bu hüzünler aramızda dolanıyor. Her daim var ve Tutunamayanlar da, dostunu kaybetmenin acısıyla başa çıkmaya çabalayan bir başka Tutunamayan’ın hikâyesinin kalbini açıyor bizlere.

*

 

🍃 ‘’Yaşarken, ne sıkıcı ve soluk insanlarla geçiriyoruz ömrümüzü. Hiç olmazsa öldükten sonra, aralarında bulunmaktan zevk alacağımız insanlarla yaşasaydık. Fakat ne garip, onlar da yaşarken görmek istemiyorlar birbirlerini. Belki öldükten sonra anlarlar.’’ (Sayfa 579)

🍃 ‘’Hayat tehlikelerle dolu. Fakat yanlış yollardan her zaman dönülebilir. Yeter ki insan, kendisine verilen fırsatı zamanında kullanabilsin.’’(Sayfa 554)

🍃 ‘’Onu Günseli ile görmüşlerdi. Belki Aysel’le de görmüşlerdi. Onu görüyorlardı. Hiçbir şey yapmadan, aptalca bir düzen içerisinde yaşarken kimse görmüyordu. Sonra, alışılmışın dışında en küçük bir davranışını görüyorlardı. Nasıl görüyorlardı acaba? Sizi gördük, diyorlardı. Bütün gün sadece bakıyorlardı; sonra akşam evlerine dönünce rahat koltuklarına gömülüp kimleri gördüklerinin bir muhasebesini yapıyorlardı.’’ (Sayfa 555)

🍃 ‘’Dünya bir penceredir; her gelen öldü geçti. (Sayfa 558)

Author: İrem

Kendi halinde bir yazar. İzlediği filmler, diziler ve okuduğu kitaplar hakkında yorum yapmayı seven bir kız. Burada yazdıklarını okuyan kişiler mutlu olursa kendisi çok daha mutlu olan birisi. Özel bir şirkette çalışıyor, fakat ruhuna dair alanlara yönelmek için bu siteyi açtı, sizlerin sayesinde başarılı olacağına inanıyor. Bir Potterhead. Yazmak, Harry Potter sayesinde bir tutku haline geldi. Ruhu tamamen bir Hufflepuff!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir