Kelimelerin Sessiz Çığlıkları; Franz Kafka | Yazar Köşesi #2

Merhaba arkadaşlar, Şubat ayının yazar köşesi bölümüne hoş geldiniz! Bahar ayı yaklaşırken, umarım günleriniz güzel geçiyordur. Bugün sizlere, modern dünya edebiyatının yapı taşlarından birisi olan Franz Kafka’dan bahsedeceğim. Bir çoğunuz Kafka’nın ismini duymuşsunuzdur. Öyle ki, kitap okumayı seviyorsanız, elbet bir eserine kulağınız aşina olmuş, küçük çaplı bir araştırma içerisine girmişsinizdir. Kafka hakkında hiçbir şey bilmiyorsanız bile, eserlerinden en tanıdık olanları, benim de Kafka’yı tanıma sürecimde etkili olan, Milena’ya Mektuplar ve Dönüşüm kitaplarını duymuşsunuzdur. Bu iki eser, diğer eserlerinde olduğu gibi Kafka’nın tümüyle duygularını yansıtmaktadır. Bununla birlikte, onun yaşadığı hayattan ruhuna yansıyan parçalar gözler önüne serilmiş olup, yalnızlığını, acısını ve hüznünü kelimeler aracılığıyla okuyucusuna son derece özgün bir şekilde yansıtmaktadır.

Franz Kafka, 3 Temmuz 1883’te Prag’da dünyaya gelmiştir. Yahudi olan annesi Julie ve babası Hermann Kafka’nın altı çocuklarından ilkidir. İki erkek kardeşi henüz doğmadan ölmüş olup, iki kız kardeşi de döneminin Nazi kamplarında öldürülmüştür. Kafka’nın babası bir iş adamıydı. Güçlü bir karaktere sahip olmakla birlikte, Kafka’nın hissettiği yalnızlığın baş kahramanı olarak da anılabileceğini düşünüyorum. Öyle ki, Kafka ile hiçbir zaman anlaşamazlardı. Aralarında hiçbir zaman bir baba-oğul ilişkisi olmadı. Babası, sürekli olarak Kafka’nın özgüvenini sarsıyordu. Kafka, hayatı boyunca babasının üzerinde olan baskısı ile yaşarken, bu süre zarfında ona beslediği tek duygu nefret duygusuydu. Öyle ki, bu nefret eserlerine de büyük ölçüde yansımıştır. Eserlerinin her sayfasında, babasından izler, babasına duyduğu nefret ve bununla birlikte ruhuna kattığı acılar kelimeler aracılığı ile bariz bir şekilde yansımaktadır. Kafka babasından sevgi görmemesini ona yazdığı mektuplarda dile getirmiştir. Ve bunu, 1952 yılında yayımlanan Babaya Mektup eserinde dile getirmiştir.

Babasına dair bu mektuplarını ona hiçbir zaman göndermemiştir, ki mektupları yayımlatmak amacıyla da yazmamıştır. Mektuplar, ölümünden yıllar sonra gözler önüne serilmiştir. Babaya Mektup eseri, 1919 yılında dinlenmek amacıyla gittiği Schelesen’de bir kızla tanışıp nişanlanmıştır ve babası, Kafka’nın gerçekleştirdiği tüm şeylere olduğu gibi buna da karşı çıkmıştır. Kafka ise, bu eseriyle babasına kendi bildiği yöntemle, yazarak, hayatına dair kocaman bir yanıt vermiştir. Öyle ki, bu eserinde babasının kendisine olan tutumlarının ona nasıl bir izlenim bıraktığı, yaşamındaki izlerin, yalnızlığın, acının ve daha birçok duygunun babasına, kalemi yardımıyla püskürtmesiydi. Aynı zamanda bu eserde, hayatına dair birçok ayrıntı yer almaktadır. Babaya Mektup’u, birazdan bahsedeceğim arkadaşı Max Brod yayımlatmıştır.

Max Brod demişken, şimdi de Kafka’nın hayatının diğer bir dönüm noktası olan arkadaşlığından bahsetmek istiyorum. Kafka, 1907 yılında, İtalyan bir sigorta şirketinde çalışmaya başlamıştır. Bu yıllarda da Max ile tanışıp dost olmaları bu yıllara dayanmaktadır. Kafka, arkadaşı Max sayesinde kendisine birçok yeniliklerde bulunmuştur. Bunlardan ilki ve hayatına bir dönüm noktası olarak girecek olan edebiyattır. Kafka, Max sayesinde edebiyata adım atmıştır. Kısa sürede edebiyata ilgi duyan Kafka, bununla birlikte birçok önemli edebiyatçıyla da tanışma fırsatı yakalamıştır. Bu edebiyatçılardan bazıları, Felix Qeltsch, Oskar Baum ve Franz Werfel’dir. Edebiyat, Kafka’yı, acısıyla nasıl başa çıkacağını, kelimelerin duygularını son derece orijinal bir şekilde yansıtabileceğini öğretmiştir. Belki de bu yüzden, her şeye rağmen ayakta kalabilmişti. İnsan, Kafka’nın arkadaşı Max Brod ile tanışmama olasılığını düşünemiyor bile! Ah, tüyler ürpertici. 🙂

Şimdi de, Kafka’nın, babasına duyduğu nefretten uzaklaşmadan, bu nefret ile büyük ölçüde oluşturduğu eseri, Dönüşüm’den bahsetmek istiyorum. Tamam, Dönüşüm bir bakıma onun tüm eserlerinde olduğu gibi bir belirsizliği gösterse de, aslında Dönüşüm’deki Gregor Samsa, kendisinden başkası değildi. Kafka babasının gözünde bir böcekti ve bununla birlikte sabah uyandığında bir böcek olarak gözlerini açması, babasının Kafka’yı nasıl gördüğünü tanımlamaktadır. Öyle ki, o haldeyken bile Gregor Samsa’nın işini düşünmesi de, günümüz toplumumuzda insanlara dayatılan alışkanlıkları yansıtmaktadır. İnsanlar, yaşadıkları hayat boyunca bazı şeylere alışmak zorunda hissederler kendilerini. Yaşamak için buna mecbur bırakılırlar ve Dönüşüm eserinde de, Gregor, böcek olarak yatağında sırtüstü yatarken, aklına gelen ilk şey işe gitmesi gerektiğiydi. Oysa ki, daha böcek bacaklarının üstünde duramazken, zihni ona her zaman yaptığı alışkanlıkları hatırlatıyordu. Genel olarak bakıldığında, çoğumuzun mahkum olduğu acı verici bir durum değil de nedir?

Franz Kafka’nın babasına dair duygularını yazmakla bitiremeyiz. Hayatına her şekilde o kadar etki etti ki, yalnızlığının büyük bir kısmı da bundan kaynaklanmaktadır. Yine de, her şeye rağmen, babasının kendisine dayattığı baskıya, ruhunun ezilmesine, kalbinde oluşturduğu nefrete ve hüzne rağmen Kafka çok güçlü, akıllı ve cesurdu. Nefretini kelimelerine aktardı, duygularını kelimeleriyle paylaştı ve yaşadığı hüznü kelimeleriyle buluşturarak kalbindeki hisleri alfabenin her harfine kazıyarak çığlıklarını dile getirdi. Her şeye rağmen dik durdu ve geleceğe harika eserler bıraktı. Belki de bu baskı ve şiddet olmasaydı eserlerini hayata geçiremezdi. Biz de bu harika eserlerden mahrum kalırdık, kim bilir?

Her şeye rağmen, Kafka’da aşık oldu. Bu yaşadıkları içsel sıkıntılar, ruhsal çöküşler ve baskıya rağmen yine de çapkın bir kişiliği olmadı. Hayatına giren kadınların sayısı üçü geçmezken, hepsine de derin bir tutku içerisinde bağlı kaldı. Fakat, bir kişi vardı ki, aynı zamanda bununla ilgili mektuplar yazacak ve yıllar sonra da bu aşk dillerde dolanacaktı, o da, Milena’ya olan aşkıydı.  Onların, diğer aşklarından farklı kılan bu aşkını, son derece derin ve aynı zamanda sarsıcı yapan da, Milena’nın evli olmasıydı. Milena, dillerde Kafka’nın aşkı olarak anılsa da, aslında o bir gazeteciydi. Aynı zamanda köşe yazarlığı ve çevirmenlik işleriyle uğraşıyordu. Bununla birlikte de varoluş felsefesini savunan bir eylemciydi. Ruhundaki anarşist yön ağır basarken, Nazi döneminde de yaptıkları sayesinde birçok hayatlar kurtaran bir kahramandı. Fakat, sonu da, 1944 yılında, toplama kamplarında gelecektir. Ne yazık ki, kendisini kurtaramayacaktır.

Birbirlerine olan aşkları, Milena’nın Kafka’nın eserlerini Çek diline çevirmesiyle gelişmiştir. Bu süre zarfında birbirleriyle mektuplaşmaya başlamışlardır ve bir süre sonra, bu mektupların boyutu değişmeye başlamıştır. Sonunda da, birbirlerine olan aşkları gün yüzüne çıkmıştır. Aralarındaki bu aşk son derece kutsaldır ve bir o kadar da imkansızdır. Sadece mektuplar aracılığı ile birbirleriyle iletişim halindedirler. Belki de bu yüzden, bu aşk yıllar geçse de son derece de kutsal olmayı başarmıştır. Bu kutsal aşk, sadece mektuplar ile sınırlı kaldı. Fakat, bu birbirlerine olan uzaklıkları ve Milena’nın evli olması bir süre sonra Franz’ı son derece yıpratmaya başladı. Ona duyduğu sevgi gün geçtikçe artıyor, onu yanında istemesine neden oluyordu. Fakat, aralarında sadece iki kere birbirlerini yüz yüze görebildiler.  Son görüşmelerinde de, Franz, Milena’yı toprağıyla karşıladı. Milena acılar içerisindeydi. Her şeye rağmen, birbirlerini hiç görmeden yazılan bu duygu dolu ve bir o kadar tutkulu mektuplar, Milena ve Kafka’nın ruhundan hiçbir zaman silinmeyecekti.

Mektupta yazılan duygu dolu anlardan bazılarını paylaşmak istiyorum.

-“Saat gecenin biri ama sana bütün gün tek kelime yazmamış olmam beni rahatsız ediyor. Uyuyamıyorum bir türlü bu düşünce ile…

-Seni kaybetmekten o kadar çok korkuyorum ki Milena. Bazen düşünüyorum da, eğer gerçekten insanlar mutluluktan ölebilselerdi benim çoktan ölmüş olmam gerekecekti. Ama ben aksine mutluluk sayesinde tekrar hayata döndüm…

-Bu gece de sana mutlu uykular dilerken her şeyimi sana veriyorum bir solukta! Benim mutluluğum sende erimektedir.

Her şeye rağmen aşk ne kadar da kalbe dokunuyor öyle değil mi?

Bilindiği gibi Kafka’nın birçok eseri mevcut. Bu yazımda daha çok aşk, acı ve hüzün konusuna değindim, ama zaten Kafka’nın yaradılışı ve yaşadıkları bundan ibaret değil mi? Aşkında dahi hüzünle doluydu ruhu. Bir an mutlu oldu sevdiğinin yanında, bir ansa sadece hayalinde kaldı her şey… Yine acı doluydu hayatı ve yalnızlık hiçbir zaman peşini bırakmadı.

1917 yılında, bir gece yarısı boğazını çevreleyen kanlar ile uykusundan uyandı. Ağustos sıcağı bedenini yakıyordu sonu gelmeyecek olan bir hastalığa yakalanmıştı. Bedeni artık hiçbir şeye dayanmıyordu. Bir yıl sonra, gribe yakalandı ve öğrendi ki rahatsızlığı boğazına kadar yayılmıştı. Artık kelimelerini boğazından çıkarmasına izin vermiyordu. Bununla birlikte hastalığının hiçbir şekilde geri dönüşü yoktu. Bu sırada, konuşamasa da yazmayı son ana kadar bırakmadı. Yanında, oyuncak bebeğine mektup yazdırmak isteyen minik bir kız çocuğu vardı ve Kafka, onun isteklerini yerine getiriyordu. Kafka’nın Oyuncak Bebeği hikayesi de bu şekilde hayata geçirildi. 41 yaşında, bir Haziran ayında hayata gözlerini yumdu. Kendisinden sonra ölen ailesini de yanına gömmüşlerdi ve bu durum, tahmin edildiği üzere babasıyla aynı yerde yatmak zorunda olan Kafka’nın mücadelesinin öldükten sonra dahi bitemeyeceğini bir bakıma göstermiştir.

Umarım, düşünüldüğü gibi olmamıştır ve en azından ölünce güzel bir hayatı olmuştur…

 

Author: İrem

Kendi halinde bir yazar. İzlediği filmler, diziler ve okuduğu kitaplar hakkında yorum yapmayı seven bir kız. Burada yazdıklarını okuyan kişiler mutlu olursa kendisi çok daha mutlu olan birisi. Özel bir şirkette çalışıyor, fakat ruhuna dair alanlara yönelmek için bu siteyi açtı, sizlerin sayesinde başarılı olacağına inanıyor. Bir Potterhead. Yazmak, Harry Potter sayesinde bir tutku haline geldi. Ruhu tamamen bir Hufflepuff!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir