Güzellik İnsanın Ruhunda Saklıdır; Güzel ve Çirkin | Disney Film/Kitap İncelemesi

Overall
5
  • Filme/Kitaba Verdiğim Puan
Sending
User Review
0% (0 votes)

Konusu

Fırtınalı bir günde, kibri ve alaycılığı yüzünden, bir büyücü tarafından korkunç bir canavara dönüştürülerek lanetlenen yakışıklı bir prens vardır. Sarayın ve prensin üzerindeki lanetin kalkması için fazla zaman yoktur. Cam bir fanusun içerisine hapsolmuş kırmızı bir gülün yaprakları dökülene kadar hayatta kalmalıdır. Büyünün bozulabilmesi için, canavar görünüşüyle genç bir kızın sevgisini kazanmalıdır.

”Başka birinin gözlerinde yansımanı görmedikçe gerçekten yaşayamazsın.”

Bugün, çoğunuzun bildiği bir kurguyla karşınızdayım. Kitap ve filminin konusu tamamen aynı olduğu için ayrı ayrı yorum yapmayacağım, tek bir gönderi de spoiler vermeden duygularımı paylaşmaya çalışacağım.

İlk olarak bir itirafta bulunmak istiyorum. Şöyle ki, şuan yirmi beş yaşımda olmama ve Disney’i çok sevmeme rağmen, bu zamana kadar, baştan itibaren Güzel ve Çirkin’in animasyonunu dahi izlememiştim. Tabii genel olarak hatlarını, kulaktan dolma detaylarını biliyordum, ama dediğim gibi başından izlememiştim. Bir günde ise, hem filminin öyküsünü okudum hem de ardından filmini izledim. Daha önce neden izlemedim bilmiyorum. Sanırım, aşk temaları bu zamana kadar sıkıcı geldiği için, ama bunun yanlış bir düşünce olduğunu büyüdükçe anlayabiliyorum. Özellikle de aşk, bilgi verici ve güzel bir anlatıya sahipse.

Çoğu Disney filmlerinde olduğu gibi aşk her zaman zor ve güçlüklerle dolu bir serüvende oluşuyor. Aşk sayesinde karakterler, birbirlerinin hiç fark etmediği yanlarını ortaya çıkartarak aslında birbirleri için yaratıldıklarına şahit oluyorlar. Hani derler ya, masallardaki gibi bir aşk istiyorum diye, Disney masallarındaki aşklar da, zorlukların ardından gelen mutlu sonla bitiyor. Bu da, pes etmediğin sürece her karanlığın bir gün aydınlığa kavuşabileceğine dair birçok mesajdan sadece bir tanesi oluyor.

Güzel ve Çirkin ise, güzelliğin dış görünüşten ibaret olmadığını, özellikle kalpten olduğu mesajını veriyor bizlere. Tabii Belle kızımın Stockholm Sendromuna kapılmadığını düşündüğümüzde ortaya çok güzel bir aşk ve özgürlük hikâyesi çıkıyor. Bu yüzden, şimdilik bu durumu düşünmeyip, daha çok verdiği mesaja odaklansak çok daha güzel olacak.

Zamanın başlangıcı kadar eski ve sihirli bir öykü…

Bir zamanlar, görkemli bir sarayda kibirli, kendinden başka kimseye itibar etmeyen, yakışıklı bir prens yaşarmış. Soğuk, fırtınalı bir akşam da gerçekleşen balo sırasında sarayın kapısına çirkin, yaşlı bir kadın gelir. Kırmızı gül karşılığında fırtınadan korunmak için prensten bir yer ister, ama prens, onun pis ve çirkin haline gülerek bunu reddeder.

Yaşlı kadın bir büyücüdür. Alay konusu olduktan birkaç dakika sonra çok güzel bir kadına dönüşür ve prensin yakarışları üzerine, onu, halkı ve saray çalışanlarını lanetler. Yakışıklı prens, elleri yerine pençe, ayakları yerine toynakları bulunan, boynuzlu, sivri korkunç dişleri olan, kıllı, kocaman bir canavara dönüşür. Yanındaki çalışanları da sihirli ve konuşabilen eşyalara dönüşür. Lumiere üç mumlu bir şamdana, Cogsworth masa saatine, Bayan Potts çaydanlığa, oğlu Chip ucu kırılmış bir çay fincanına, Madame Garderobe bir Gardıroba, Maestro bir piyanoya dönüşür. Bunun gibi sarayda bulunan birçok eşya konuşmasalar da sihirli bir şekilde canlıdır.

Sarayın ve prensin üzerindeki bu lanet yıllar boyunca sürer. Lanetin kırılması için, prensi, canavar haline rağmen sevecek bir kız olmalıdır. Bu sayede de, prens aşk sayesinde kalbini geri kazanabilmelidir. Eğer cam fanusun içerisinde olan kırmızı gülün düşen son yaprağına kadar hiçbir kız gelmezse sonsuza kadar oldukları formda kalacaklardır.

Belle, küçük bir kasabada babasıyla birlikte sakin bir hayat süren genç bir kızdır. Kitap okumaktan hoşlanan, iyi kalpli, macerayı seven bir kız olduğu için kasaba halkı onun farklı olduğunu düşünmektedir. Kasaba, Belle’yi seven, genç yakışıklı, tüm kasaba kızlarının gözdesi Gaston adında bir savaş gazisi vardır. Ama yakışıklılığının altında, son derece kibirli, açgözlü, kendinden başka kimseyi düşünmeyen rahatsız edici bir insan yatmaktadır. Belle, hiçbir şekilde ondan hoşlanmaz. Bir gün babası, yaptığı müzik kutularını satmak için evden ayrılır. Bu andan sonra Belle’nin ve babasının hayatı sonsuza kadar değişecektir. Babası, canavar prens tarafından esir alınır. Belle babasını kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Buna, babası yerine saraya tutsak olmak da dâhildir.

Belle, sarayda tutsak olduğunda, canavar prens ve Belle’nin hayatı geri dönülemez bir şekilde değişecektir.

Kitap, 272 sayfada olanları anlatırken, film, tüm bu olayları iki saatte müzikal detaylarıyla birlikte harmanlıyor. Kitapla filmi aynı orantıda ilerliyor. Zaten, Doğan Egmont tarafından çıkarılan kitabı da filmin öyküsünü anlatıyor. Kitabını okuduktan sonra filmini izlemek fazlasıyla keyif verdi, ikisi de bir gün içerisinde bitti. Kitaptaki karakterlerin düşüncelerini, filmde müzikal olarak seslendirmeleri çok hoştu. Bu tür filmlerden hoşlanmayanlar filmi abartı müzikal olarak adlandırabilirler, ama gayet yerindeydi. Görsel efektler, canavarın ve konuşan bir sürü eşyanın gerçekmiş gibi aktarılması inanılmaz güzeldi.

Filmin birçok versiyonları var, ben 2017 yılında çıkan, Harry Potter filmlerinin başrolü Emma Watson ve Legion dizisinin başrolü Dan Stevens’ın birlikte paylaştığı filmi izledim. Eğer hala izlemediyseniz mutlaka izleyin. Varsa ilk önce öyküsünü okuyun, sonra izleyin.

Author: İrem

Kendi halinde bir yazar. İzlediği filmler, diziler ve okuduğu kitaplar hakkında yorum yapmayı seven bir kız. Burada yazdıklarını okuyan kişiler mutlu olursa kendisi çok daha mutlu olan birisi. Özel bir şirkette çalışıyor, fakat ruhuna dair alanlara yönelmek için bu siteyi açtı, sizlerin sayesinde başarılı olacağına inanıyor. Bir Potterhead. Yazmak, Harry Potter sayesinde bir tutku haline geldi. Ruhu tamamen bir Hufflepuff!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir