Article,  Kitap Kategorisi

Bir Gecede Hayatına Derin İzlerin Kazınması; Gece | Kitap İncelemesi

Overall
5
  • Kitaba Verdiğim Puan

Konusu

Transilvanya’nın Sighet şehrinde doğan Elie Wiesel, 1944’te, ailesiyle beraber Auschwitz, ardından Birkenau’ya gönderildiğinde henüz 16 yaşındaydı. Gece, onun bu hatıralarının kitabıdır.

  • Kitabın Günümüz Yayınevi: Koridor Yayıncılık
    Kitabın Yazarı: Elie Wiesel
    Kitabın İlk Basım Tarihi: 1956
    Orijinal Adı: Night
    Sayfa Sayısı: 176
    Kategorisi: Biyografi & Oto Biyografi

Bu yazımda geniş bir anlatıma ya da şunu sevdim bunu sevmedim tarzında bir şeyler yazmayacağım, çünkü şuan elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım kitap, yazarının gerçek hayat öyküsünü anlatıyor. Öyle ki, her sayfası her kelimesi acıyla, kederle ve özlemle dolu…

Elie Wiesel… 1928 doğumlu, Nobel Ödüllü yazar. 15 yaşında yaşadığı ve hayatı boyunca unutamadığı anılarını, aslında bir nevi tüm yaşananlara kabus dahi denebilir her ne kadar gerçek olsa da, seri halinde belki de sırf unutabilmek için yazdığı kitaplarından ilki Gece. Aynı zamanda Türkçe’ye çevrilmiş ilk eseri. Keşke diğer iki kitabı da Türkçe’ye çevrilse. Birkaç yerde araştırdım, ama çevrilmiş halini bulamadım. Yüreğiniz dayanırsa eğer herkesin okuması gereken bir eser, bir baş yapıt. Elie Wiesel’in 15 yaşında evinden, ailesinden, sevdiklerinden ve en önemlisi çocukluğundan koparılarak, savaş yüzünden alı konulması ve babasıyla birlikte gittiği kamplarda hayatta kalması savaşını, tek bir ağızdan anlatıyor. Öyle ki bu anlatımların hiçbiri kurgu ya da kafadan uydurulmuş olaylar değil, hepsi tamamen yaşanmışlıklar. Elie’nin yüreğinden kalemine akan anılar…

Kitap, sanki ruhunuzun üzerinde hapsolmuş bir ağırlık varmışcasına sayfaları çevirmenize yol açıyor. Hem tarihten yaşantıları çarpıcı bir şekilde ele alıyor hem de insanlık tarihinin korkunç detaylarını gözler önüne seriyor. Nazilerin acımasızlığını, Hitler döneminde yaşanan kayıpları ve çaresizliği… Her bir satırda, henüz çocuk olan Elie’nin o an da neler yaşadığını, nasıl bir durumda olduğunu gözünüzün önüne getirdikçe boğazınız düğümleniyor, onu ve tüm masum insanları o kapkara delikten kurtarmak istiyorsunuz. En azından ben öyle hissettim. 15 yaşındaki Elie Wiesel’in annesinden ve kardeşlerinden koparılışını, yüreğinde her geçen gün onlara dair hissettiği özlem ve acıyı, babasının yanında olmasına rağmen ona gösterilen işkenceyi izlemesini… Her şey o kadar gerçekti ki okurken insanın kanının donmaması içten değil.

Elie, artık 15 yaşındaki çocuk bedenini düşünmek yerine yanındaki sevdiklerine tutunmaya başlar. Bu durum ona daha da fazla acı verir, ama artık yanında babasından başka kimse kalmamıştır. Onun da her geçen gün nasıl bir akıbete gideceği muammadır. Öyle ki nazi kampında o kadar işkenceler vardır ki insan bir gün yaşamak yerine ölmeyi dahi lütuf olarak görebiliyor. Elie, kamptaki insanlara karşı yapılan işkenceleri gördükçe inancını sorgulamaya başlıyor Gaz çemberlerinin insanları boğarak öldürmesi, krematoryumlarda insanların diri diri yakılması aç ve susuz bırakılması gibi daha birçok işkenceye maruz kalmaları bir yerden sonra tanrıya dair şüpheye düşürüyordu Elie’yi. Madem Tanrı vardı, peki neden tüm bu olanlara göz yumuyordu? Her şeye rağmen, aklını ve kalbini dinç tutmaya özen gösteriyordu, küçücük bir çocuk bunu ne denli başarabilirse…

Kitap boyunca Elie’nin hatıralarını okurken, yazılanlar son derece ciddi ve soğuk bir tanıdı olsa da, hiç zorluk çekmeden neler yaşadığını, neler hissettiğini anlayabiliyor insan. Demek ki insan, o kadar acılarla baş ederken bir süre sonra bütün ruhunu kaybedebiliyor. Yine de Elie’nin tüm bu yaşananları unutmayacağını biliyoruz. Annesine, kardeşine ve babasına olan özlemini unutmayacak, en çok da bir çocuğun asla görmemesi gereken, ama zihnine kazınan o gerçekleri…

Elie Weisel’in hikayesi okuyanın hayatı ve insanlığı yeniden sorgulamasına neden olacak. Ne olursa olsun, mutlaka herkesin bu gerçekleri öğrenmesi ve okuması gerektiğini düşünüyorum. Oprah’ın da dediği gibi; Tüm insanlığa okutulması gereken kitap!

“Güzel bir Mayıs günüydü. Havada ilkbahar kokuları vardı. Güneş batıya doğru iniyordu. Bir müddet daha yürümüştük ki, başka bir kampın tellerini gördük. Üzerinde “Çalışmak özgürlüktür.” ibaresi bulunan demir bir kapı.  AUSCHWİTZ.”

“Bir gün, ancak tüm gücümü topladıktan sonra kalkabildim. Karşı duvarda asılı olan aynada kendimi görmek istiyordum. Gettodan beri kendimi görmemiştim. Aynanın derinliklerinden bir ceset bana bakıyordu. Gözlerimdeki bakışı beni hiç terk etmedi…”

Kendi halinde bir yazar. İzlediği filmler, diziler ve okuduğu kitaplar hakkında yorum yapmayı seven bir kız. Burada yazdıklarını okuyan kişiler mutlu olursa kendisi çok daha mutlu olan birisi. Özel bir şirkette çalışıyor, fakat ruhuna dair alanlara yönelmek için bu siteyi açtı, sizlerin sayesinde başarılı olacağına inanıyor. Bir Potterhead. Yazmak, Harry Potter sayesinde bir tutku haline geldi. Ruhu tamamen bir Hufflepuff!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir